• Kısa ve orta dönem yerine uzun döneme
  • Parçalar yerine bütüne
  • Olaylar yerine yapı ve sistemlere
  • Sonuçlar kadar sebeplere
  • Tek boyutlu düşünceden çok boyutlu düşünceye
Ar-Ge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ar-Ge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2012 Perşembe

İNOVASYON!


Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni bir şey söylemek lazım. Mevlana(*)

Yenilenmenin ruhunu yansıtan bu söz, yaklaşık sekiz asır evvel, toprağına, özüne, hamuruna, kültürüne tükenmeyen  bir arayışın ve özlemin sindiği Anadolu coğrafyasında söylendi. Erdem ve değer arayışının, iyi olana evrilmenin ve değişimin kök saldığı bu topraklarda, kendimize ait olanı, bugün uzak diyarlardan, Latin coğrafyasından ithal ettiğimiz bir kavramla izini sürmek zorunda kalmamız, bize bir şeyler anlatmalı...

Baştan belirtmeliyim ki,  bu deneme yazısında, haddimin ötesinde büyük büyük laflar, belki çok  iddialı sözler sarfedeceğim ama bu söylemler, ben bu sırra vakıf olupta yazmışım gibi algılanmamalı..İçinden çıktığım toplumun bir ferdi olarak ben de ait olduğum toplumun  değerlerini taşıdığımdan, sadece bir toplumsal öz eleştiri yazısı olarak algılanmalı..Daha fazlası değil..

***
İnovasyon..Kısaca yenilik demek..Yeni bir arayışın, eskiyi yeterli görmemenin, hayallerin, daha iyisi olabileceğini düşünmenin, kendini gerçekleştirme isteğinin, farklı olmanın, mevcuttan tatmin olmamanın, denemenin, defalarca belki binlerce kez umutsuzluğa düşmeden denemenin bir sonucu..Ben onu daha çok ''yenilenme'' olarak algılıyor ve okuyorum. 

Bu kavramı bugünlerde sıkça duyuyoruz..Özellikle aynı ürünü diğerlerinden daha hesaplı üretipte, yeterince büyüdükleri yerde, pazarın doyduğu, karanın göründüğü, denizin bittiği yerde bizim yerli firmalarımızın da kurtarıcı olarak sarıldıkları bir kavram..Hele bir de bizden daha ucuz işçilik maliyetine sahip yeni gelişmekte olan başka toplumlar da aynı ürünü üretmeyi öğrenmişlerse..

Hemen söyleyeyim..Söylemesi acı ve ızdırap verici ama yakın gelecekte bizim firmalarımızdan -potansiyel birkaç istisna dışında- global  bir marka çıkmasını  pek beklemiyorum.. Hafızalarda yer edecek kadar  yeni bir şeyler başaracaklarını da..Üstelik bu toprakların kültüründe, mayasında var olan o yenilikçi ruha rağmen, binlerce yıldır başka kültürlerle beslenmiş zengin bir Anadolu kültürü üzerinde durmalarına rağmen, atalarının yani göçebe kabilelerin sürekli yeni zorluklarla karşılaşıp sürekli yeni çözümler üretmek zorunda kaldıkları o yaşam tarzının beslediği o kültüre rağmen ve Anadolu insanının o kıvrak zekasına rağmen...Detaylarına daha sonra değineceğim..

İnovasyon, duyulduğu zaman çoğunlukla ilk akla gelen ve öyle zannedilen ama gerçekte o olmayan ama onu  da kapsayan daha geniş bir kavramdır. Yani İnovasyon, bir Ar-Ge değildir. Ar-Ge, inovasyonun sadece bir yönüdür. İnovasyon sadece yeni bir ürün değil bazen yeni bir biçim, yeni bir tarz, yeni bir soluk, yeni bir organizasyon, yeni bir sunum, yeni bir bakış tarzıdır. Aynı ürünü farklı şekilde ele alıp daha verimli üretmek veya daha güzel sunmak da olabilir..İnovasyon, aslında yaşamımızın her anında bir şekilde vardır ama ismi konmayan bir eylem olarak durur..O yüzden farketmeyiz..Fakat insanlık, bugün dünden daha iyi durumda ise, onu bugüne taşıyan, yaşamını güzelleştiren ve kolaylaştıran formların değer kaynağı  da bu taze soluktur.

İnovasyon, öyle ulaşılmaz bir kavram değildir. Sadece değişim ve yenilenme isteğinin ürünüdür. Bazen herkesin mantıyı mantı olarak servis ettiği yerde, mantının üzerine bir nane yaprağı bırakmaktır.. Bazen herkesin, sesini duyurabilmek ve bir şeyleri etkili bir şekilde  protesto edebilmek için ancak çoğunluk olup kapı pencere kırmak  gerektiğini düşündüğü yerde, tek başına, bir yazar kasa atıp daha büyük etki uyandırabilmektir...Bazen de birilerine yapılan bir evlilik teklifinin farklılığıdır.

***

Geçenlerde, Apple, bir Amerikan firması, son çeyrek bilançosunu açıkladı..46 milyar $ gelir, 13 milyar $ kar..Apple hisseleri bu sonuçlarla zirveye koşarken,  o sırada Erikson, Nokia, RİM (Blackberyy markasının üreticisi) gibi firmaların hisseleri yerlerde sürünüyordu..İşte inovasyon ve işte İphone böyle birşey..Rakipleri ekarte etmekte rakipsiz bir silah..İnovasyon..

Yaratıcı bir fikrin ve düşüncenin ürünüdür İphone..Yine aynı tarzın ve kültürün ürünü Facebook..Windows..

Peki son yıllarda hayatımızı değiştiren bir çok buluşun Amerika'dan çıkması sizce tesadüf mü? Ya da bir Facebook icat etmek için muazzam kaynaklara mı ihtiyaç vardır?..Hayır yok..Avrupa'da, Japonya'da bol miktarda kaynak var ama bu tarz ürünler artık o topraklardan çıkmıyor..Neden derseniz, buna cevabım kültürel durgunluk derim, kültürel yozlaşma derim, toplumsal olarak yavaşlayan  dinamizm derim, bir zamanlar rekabet edebilmek için ürettikleri yeni iş ve organizasyon modellerini sonradan ezberlemeleri derim, o modellerin de bir gün yenilenmesi gerektiğini unutmaları  derim...

Sonuçta şirketler de, insan kaynakları da ait olduğu toplumun değerleri üzerinde durur. Toplum kendini ve değerlerini  yenilemiyorsa, yenilenmesine artık ara vermişse, bireylerin de o toplumda düzene sımsıkı yapıştığını farkedeceksiniz..Bu yozlaşma eninde sonunda o toplumu çağdaş uygarlığın dışında bırakır ve bir gün geri kaldıklarını, başka  toplumlar tarafından ağır bedel ödemeye mahkum edildiklerinde farkedeceklerdir. Tıpkı başka bir firmanın sizi pazarın dışına ittiği gün, inovasyon ruhunu kaybettiğinizi farketmeniz gibi...

***
Ben, inovasyonun esas kurum kültüründe ve çalışana bakışta başlaması gerektiğini düşünürüm. Yoksa yeni ekipmanlar ve yeni çalışanlar bünyeye katmakla inovasyon ruhunun yeşermeyeceğini düşünürüm. Siz, önce en güzel bahçelerin tek tip çiçekle değil, farklı çiçeklerden yapılması gerektiğini kabul etmelisiniz ki sizin bahçenizde başka çiçekler de açabilsin. Tek çalgı ile orkestra olamayacağını kabul etmelisiniz ki farklı çalgılarıın harmonisinden senfoni üretebilesiniz..

İnovasyon farklı düşünebilmenin ürünü ise şayet, o zaman farklı düşünme tarzına sahip bireyleri bir araya getirebilen,  farklı düşünmenin artı değer olduğunu hissettiren ve cesaretlendirebilen kurum kültürü inşa etmelisiniz. Zaten bu farklı kurum kültürünü inşa edebilmişseniz inovasyon yapabilmek için kurum olarak ekstra çabalar sarfetmenize gerek kalmayacaktır. Çünkü firmanın her köşesinde, en alt seviyede işlerde ve en düşük profilde çalışanların bile iş yapış tarzlarını yenilemeye çalıştıklarını, yaptıkları işe değer katma arayışında olduğunu farkedeceksiniz.

Sizin çayırlarınızda mor inekler otlayamıyorsa, sizin tarlanızda başka bitkiler yeşeremiyorsa, sizin bahçenizde başka çiçekler açamıyorsa inovasyon için ekipler kurmanın, Ar-Ge departmanları için masraf yapmanın lüzumu yok..Bırakın paranız cebinizde kalsın..Çünkü Ar-Ge'niz hep aynı rengi üretecek, hep aynı bitkileri yetiştirecek ve hep aynı ürünü verecek..Çünkü sorgulayabilecek ve eleştirel düşünebilecek yetiler, eskiye ait ve mutlak itaatin hüküm sürdüğü, yeni bir fikrin eski köye yeni adet olarak algılandığı ve bu nedenle baskılandığı o kurum kültürü tarafından  çoktan o beyinlerden sökülüp atılmış olacaktır..Başka bir deyişle, nasıl her çiçek, her bitki  her toprakta yeşermezse, uygun olmayan her iklimde meyveye durmazsa, firma kültüründe inovasyona yer açamayan firmalardan da kolay kolay inovasyon bekleyemezsiniz..

Zaten paylaşmak ve değer üretmek üzerine bina edilmemiş  aksine emir-komuta zinciri ile sadece yönetimi pekiştirmek üzere kurulu o kurum kültürü mor inekleri kapıya da yaklaştırmayacaktır..Çünkü eski düzene çomak sokacak o taze ruh, o taze soluk, o taze nefes, eskinin raflarında biriken o tozu havalandıracağı için o kokuşmuş yerlerde ve izbelerde rahatsızlık uyandıracaktır.

Moda artık  Ar-Ge kurmaktır, inovasyon ekibi kurmaktır..Çünkü birileri bunun olması gerektiğini söylüyor. İlk tepki genelde, aslında biz her zaman inovatif idik, gerçekten ihtiyaç yok ama.. Ve yine de talimat gelir : İnovasyon yapılacak ! Yap! ..Aynı emir daha alt katmanlarda daha sert tonda yankılanır. Daha inovasyonun içten gelen bir dürtü olduğunun farkında olmayanlar, emirle yeni fikirler çıkarabilecekleri hissine kapılırlar. Sonra eski sistemde yetişmiş ve sadece kabul etmeye ve sadece aynı düzeni sürdürmeye alışmış beyinlerden taze fikirler istenir. Yapılan beyin fırtınaları, etrafta toz kaldırmaya bile yetmeyecek kadar cılız kalınca  bir kaç tane mor inek alınmasına karar verilir.

Aslında kurum kültürü inovasyon ruhuyla pekiştirilmişse inovasyon yapabilmek için bir kaç mor inek almanın yanlış olacağını da bilirsiniz..Zaten inovasyon kurum kültürüne hakimse, tepeden tırnağa tüm çalışanlar o yenilikçi ruhu taşır. İnovasyon ekibi dediğinizin en üst kademeden en alt kademeye tüm çalışanların doğal olarak üyesi olduğu o ekibin kendisi  olduğunu bilirsiniz. İnovasyon sadece bir kaç çalışana ihale edilecek bir davranış değildir. İnovasyon yapıyoruz demek için  alınan bir kaç mor inek de eninde sonunda orada barınamayacaktır. İnovasyonun tüm çalışanları kapsamadığı, kurum kültürüne hakim olmadığı yerde  bir kaç mor inek, hep öteki olacaktır..Halbuki sizin çayırlarınızda sadece mor inekler değil, yeşil, turuncu, lacivert inekler de olacak ki,  kimse öteki olmasın..

Fakat firmalar hep aynı düşünce tarzıyla dolu ve sorgulamadan mutlak itaat eden çalışanları sevmiştir. Firma İK'sı özellikle kurum kültürüne uygun aday derken hep kendilerine benzeyeni tercih etmiştir. Bu nedenle firmada geçmişte hiç mor inek olmamıştır. Herkes aynı düşüncededir. Ve kimse aslında kurum kültürü dediğimiz şeyin kendisini doğru ve çağdaş değerler üzerine bina etmiş miyiz ki diye sorma gereği duymamıştır..Ya kurum kültürümüz yeni değerler üretmeye yatkın değilse, ya referansımız yanlışsa..Ya kurum kültürümüz yirmi yıl önceki alışkanlıklar ve düşüncelerin ürünü olarak kalmışsa, ya sosyolojik olarak toplumsal kültürün de sürekli yenilenmezse yozlaşan bir kavram olduğunu unutmuşsak..

Üstlerin mutlak doğruyu bildiği o kurum kültüründe, zannedilir ki farklı düşünenlerin, yaptığı işi daha iyi yapmak isteyenlerin, eleştirel düşünenlerin, kavramları ezberlemek yerine sorgulayıp değer katanların, yeni şeyler üretmek isteyenlerin  ikili ilişkileri ve insan ilişkileri zayıftır, laf dinlemezler, üstlerine saygı göstermezler..

Halbuki tam tersidir. Eleştirel düşünen, kendisinin de eleştirileceğini bilir..Kendisine saygı duyulmasını isteyen, başkalarına kendisinin de saygı duyması gerektiğini bilir..Kendine ait fikri olan, başkasının da kendine ait fikirleri olacağını bilir..Doğruya ancak sorgulayarak ve tartışarak ulaşılacağını bilen, başkalarının fikirlerini görmek ister çünkü merak eder. Bilginin evrensel değer olduğunu, bilginin sürekli yenilendiğini  ve öğrenmekle tükenmeyeceğini bilen, başkalarının da kendisinden daha taze bilgilerle donanmış olabileceğini ve daha farklı bilgiler bilebileceğini bilir. Bu nedenle de esas harmoni oradadır. Farklı çalgılar olmalı ki orkestra olsun..Herkesin aynı kavalı çalıp aynı şarkıyı söylediği yerde yeni notaların çalınıp söylenemeyeceği bellidir.

Bu tıpkı eski diktatörlüklerde demokrasi algısının toplumu kaosa götüreceği algısına benzer..Herkesin kendi fikirlerinin, seçimlerinin ve tercihlerinin olması, toplumda ilişkileri ve düzeni zedeleyeceği algısı..Demokratik olanların ahengi bozacağı ..Halbuki tam tersidir. Demokrasinin olgunlaştığı yerler daha huzurlu ve müreffeh, diktatörlükler daha huzursuz ve fakir..Çünkü farklı fikirler ve düşüncelerdir hayatı güzelleştiren, ona anlam katan..Sıradanlığı kapının dışında bırakan, özgün kalmayı ve yeni değerler üretmeyi başaran..

İnovasyon bir yenilikse şayet bu aynı zamanda eskiye göre bir farklılaşmadır. Yani farklılıktır. Ve tarihten çıkaracağımız önemli bir ders varsa o da farklılığın sadece farklı insanların eseri olduğudur. Bu nedenle binlerce yıl boyunca milyarlarca insan yaşamasına rağmen hayatı bilinen ve tarih olarak okutulan insan sayısı sadece onbinler belki yüzbinler mertebesindedir. Çünkü insanlığın hayatında büyük hadiseler, büyük devrimler, büyük buluşlar bu farklı insanların eseridir. Fakat farklı insanların farklı olmaları hasebiyle sıradan olmayacakları açıktır. Ve sıradan olmadıkları için düz bir zemine göre, sabit bir sisteme göre aykırı düşebileceği de açıktır. İşte bu nedenledir ki, insanı önemseyen sistemler, farklı insanları ötekileştirmeden kendi sistemiyle adapte edebildiği için inovatif olmayı başarabilen sistemlerdir. Zaten sadece günü kurtarma ve sadece mevcut sistemi devam ettirmeye odaklanan bir kitlenin kendini farklılaştıramayacağı ve bu riske girmeyeceği bellidir. Çünkü inovatif olmak, risk almayı gerektirir. Bu riski de ancak farklı şeyler yapma derdinde olan insanlar alabilir. Yani farklılık yaratma, bir yerde kendini gerçekleştirme eylemidir ve bu yüzden içgüdüseldir. Sıradan bir kitle ancak sıradan işler yapar, yani var olanı sürdürür. Farklı düşüncelerden oluşan bir kitle ancak farklı işler yapabilir.  Bu yüzden kurum kültürü ile bu farklı insanları bir araya getirip harmoni yapabilenler ancak inovasyon yapabilir.

Bizim firmalarımızın esas çelişkisinin de bu olduğu kanaatindeyim. Firmaların düzeni sımsıkı koruma içgüdüsü, inovatif içgüdüyü sürekli baskıladığı içindir ki yeterince inovatif değiller. Ki her firmamız her ne kadar insanı önemsediğini, paylaşmak ve değer üretme odaklı olduğunu iddia etse de birçok firmamızda kurum kültürünün ve davranışlarının hala yıllar öncesi anlayışa bina edilmiş olması, eskiye ait çalışma kültüründe yetişmiş kuşakların şimdilerde üst seviye yöneticiler olarak kurum kültürüne yön veriyor olmaları, çağdaş değerleri içselleştirip gerçekten uygulamak yerine çoğunlukla onları eski kurum kültürünü perdelemek ve bir nevi dışarıdan gelen baskıları ''uyguluyormuş gibi görünüp'' savuşturmak için tercih ediyor olmaları, modern kurum kültürü görünümünde esasında çağdaş değerlerin gölge, eskiye ait değerlerin ise asıl kültür olarak faal olması, sadece yönetimi pekiştirmeye dayalı bakış açısının bir çok firmada hala hakim durumda olması vb nedenlerden ötürü yakın gelecek için çok umutlu değilim.

***
İnovasyon etki üretmek derdindedir, sadece başkalarının ürettiği etkiye tepki vermek değil..Çünkü her zaman insiyatif etki üretenlerdedir. Tepki, ancak bir etki var olmalı ki var olabilsin. Bu nedenle varlığını etkiye borçludur ve etkiye verilecek cevap olduğu içindir ki sürekli geriden gelir..Bu nedenle tepkiye dayalı politikalar sürdürülebilir değildir..Örnek vermek gerekirse, Japon toplumu, Amerika'ya yetişmek hedefiyle ve hırsıyla çıktığı kalkınma yolculuğunda hedefe vardı ama  hedefe ulaşıncada doğal olarakta  hedef bitti, yeni şeyler üretemez oldu, derin bir resesyona yuvarlandı. Bugün Japon kültüründe görülen Amerikan tesiri, Amerikan kültüründe görülen Japon tesirinden çok daha fazladır. Etki üretmeye daha odaklı olduğu için Amerikan toplumu dünyayı etkilemeye devam ediyor. (Nitekim biz de kendi  tarzımızı  ve kütürümüzü son yıllarda öne çıkararak çevre ülkeler üzerinde etki uyandırmaya başladık. Türk dizilerinin Sırbistan'dan Kuveyt'e izlenir olması gelecek için umut verici bir ipucu olabilir. Kendi mimarimizi, sanatımızı, modamızı hatta futbolumuzu, kendimizden bir şeyler katıp, geliştirip bir ekol haline getirebilirsek esas o zaman inovasyon anlamında çağ atlayacağız.)

Etki üretme odaklı olmak, inovasyon ruhunun canlı tutulmasıdır. Ve bu ruh, yeni yetiler kazandırır. Dışarıda beklenmedik şekilde ortaya çıkan ve maruz kalınan bir etkiye hızla ve doğru tepki verebilenler de normal durumda inovatif olanlardır. Çünkü yetileri gelişmiştir. Algıları açıktır. Normal zamanda inovatif olamayanlar, dışarıdan gelen bir etkiyi göğüsleyemez ve yıkılırlar. Bu tıpkı barış zamanında, olası senaryolar üzerinde çalışan, iyi eğitimli ve donanımlı orduya sahip olmak gibidir. Dışarıdan gelen tepkiye anında misliyle karşılık verebilmek önceden hazırlıklı olmayı gerektirir. Yani etki üretmeyi, yani inovasyonu hedefleyenler, dışarıdan beklenmedik şekilde ve kendi aleyhlerine gelişen etkileri çok hızlı okuyup, çok hızlı karar alıp, çok hızlı eyleme dönüştürebilirler. Çok hızlı ve doğru karar alabilmek beceridir. Bu beceri de normal zamanlarda bu yetinin geliştirilmesi ile elde edilir. İnovasyon ruhu, bir firmada çalışan tüm beyinlerden oluşan ve kollektif zekayı, yani bir kurumun zekasını oluşturan o zihni sürekli çalıştırır. Ortak aklı geliştirir. İnovatif  olmak, bir firmayı hem canlı tutar hem kurum zekasını kuvvetlendirir.

İnovasyon, sürekli yenilenme arayışındadır. Hedefi, bir organizasyonun veya bir  kurumun veya bir bireyin sürekli kendini yenileme istek ve dürtüsünü canlı tutmaktır. Bunu, dış etkiler mecbur bırakacağı için değil, kendi organizasyonunun yozlaşmaması ve sürdürülebilir olmak için kendisi ister. İçseldir. İnovasyon, sürekli yenilenme ve yenilenerek her zaman taze kalmak ve  sürekli var olmak hedefindedir. Yoksa sırf rakipleri ekarte etmek veya sırf onlara yetişmek için hedefler koymak inovasyonun ruhuna ve ufkuna aykırıdır. Çünkü o hedefler  sadece belli bir zaman diliminin hedefidir ve sadece  bir stratejinin dilimlenmiş taktik parçalarıdır. Esas hedef yerine konulduğunda bir gün denizin biteceğini ve organizasyonun çürümeye başlayacağını bilmeliyiz.

 (Yine bu nedenledir ki sadece bu yüzyılın değil,  yüzyılların strateji dehası(**), milletine ulaşmasını istediği hedef olarak herhangi bir toplumu adres göstermemiş, muasır medeniyet seviyesinin kendisini  hedef göstermiştir ve o hedefe ulaşıldığında da o seviyenin üzerine çıkılması gerektiğini işaret etmiştir. Yüz yıl sonra kimin muasır medeniyet seviyesini temsil edeceği belli olmayacağından hedef olarak bir  toplumu  işaret ederek bir gün tükenecek hedefe yönlendirmemiştir.. Çağdaş uygarlığı kim temsil ediyorsa bugün hedef ilk aşamada odur ama esas hedef sürekli değer üreterek çağdaş uygarlığı temsil edecek düzeye ulaşmaktır. Yani etki üretebilmek için değer üretmek ve çağdaş uygarlığın kendisi olabilmektir...Başkalarının örnek alıp ulaşmak isteyeceği hedefin kendisi olabilmektir..İnovasyonun temel felsefesi de budur..Değer üretmek  yoluyla etki üretmektir.)

***
İnovasyon, benim için ''yeni'' değil ''daha yeni''dir. Çünkü şu anki ''yeni'' de artık yeni değildir, hayat bulduğundan o da eskimeye başlamıştır ve şu anki ''normal'', o olmuştur artık..Peki şu anki ''normal'' yeterli iken onu neden yenileyesiniz ki? Hatırlatmak isterim ki,  şu anki ürün veya sistem de, ilk çıktığında,  o da bir zamanların yenisiydi. Ve şu anki koşullarda yetkinliğini ispatladığı için  hayattadır. Fakat yarının koşullarında da ayakta kalıp kalamayacağını bilmiyoruz..Fakat o da, daha önceki yeniyi, yeni koşullara uyamadığı için  eski kılmış, kendisi yerini almıştı. Maalesef, herkes, ürününü veya sistemini yenileme konusunda diğerleri kadar şanslı olmayabiliyor. Zira geçmişte, şimdilerde kimsenin beğenmeyip eski kıldığı o ürün veya sistem için de birileri, -pazarlama açısından demiyorum kendi algıları açısından- ''ürünümüz süper'' veya ''sistemimiz süper'' diye övünüyordu ve onu yenilemek için dahi olsa dokunulmayacak kadar kutsallaştırıyordu. Çünkü o kazanan sistemdi, o kazandıran üründü ve hep kazandıracağını zannediyorlardı. Geçmişte sistemini veya ürününü kutsayıp, ona sımsıkı sarılmış ve sonuçta onla beraber mazi olmuş çok firma vardır..Dünya değişir, koşullar da sürekli değişir. Şu anki sistemin de, ürünün de günü geldiğinde yeni koşulların eskisi olacağı açıktır. Koşullar mecbur bırakmadan şu an ki iyiyi,  daha iyiye doğru yenilemek inovasyondur. Zaten koşullar mecbur bırakıyorsa inovasyona değil köklü devrime ihtiyaç vardır. Çünkü geleceğe hazırlanma ve yeni koşullara adapte olma yetisi kaybedilmiştir. O ancak devrimle yerine konur.

Yeni bir şey denemek cesaret ister çünkü yeni bir şey risktir. Kimse de durduk yere risk almak istemez..Çalışanını ''daha yeni'' için cesaretlendirmeyen kurum, eskimeye mahkumdur. Fakat insanlar, durduk yere, neden siz ilk defa  ''hadi aslanım'' dediğiniz için  birdenbire cesaretlensinler ki? Üstelik önlerinde başaramama riski varken... Esas onları cesaretlendiren, onların içindeki  başarma dürtüsüdür. Cesaretlendirmek, o dürtüyü harekete geçirmektir. Eğer başarıyı takdir edemiyorsanız, daha iyi yapılmış bir iş için çalışanınıza daha ''elinize sağlık'' bile diyemiyorsanız, inovasyon sizin için ''ya adamlar nasıl yapıyor, biz de niye olmuyor, halbuki biz departman bile kurduk'' dur ..Gözden kaçırdığınız, başarı takdir edilmeli ki yeni başarılara kapı aralanabilsin. ''Daha yeni'' için  insanlar cesaretlenebilsin. Çünkü marifet iltifata tabidir. Her başarı takdir görmek ister, kıymet verilsin  ister. Ancak başarıyı takdir edebilenler, başkalarını cesaretlendirebilir.

***
Taklit değerler üzerine inşa edilmiş bir kültür, inovasyon yapamaz. Çünkü kendine ait olmayan bir değeri yenileyemez.

Esasında her medeniyet, yaşamı kolaylaştırma, güzelleştirme ve güzel değerler üretme amacındadır ama her medeniyetin tüm insanlığa ait olabilecek değerleri kadar kendini özgün kılan değerleri de vardır. İşte o özgünlük, taklitle ithal edildiği bünyelerde hastalık çıkarır.

Bugün çağdaş değerler için ithal ettiğimiz birçok değerin aslında birçoğunun bu coğrafyada yüzyıllardır var olduğunu hala daha farkedebilmiş değiliz. Kendimize ait bir değer hem de iyice rafine olmuş bir değer varken onun üzerine başka toplum versiyonunu aynı bünyeye iki kere yüklemeye çalışmak toplumsal bocalamaya yol açıyor.

Bugün adına empati dediğimiz ve sanki yeni bir kavrammış gibi sunduğumuz bir değer Anadolu'da yüzyıllar öncesinden  kök salmıştır. Karşıdakini anlamak, farklı inançları kabullenebilmek, komşusu açken kendisi tok yatmamak, başkalarının sevinçlerine ortak olmak, derdiyle dertlenmek, paylaşmak, yardımlaşmak, takım oyuncusu olmak, ekip olmak, ben yerine biz olmak,  alçak gönüllü olmak, mütevazi olmak, yükseldikçe daha çok tevazuya doğru eğilmek, dolan ve doldukça bir buğday başağı gibi eğilmek  bu coğrafyanın öz değerleriydi..

Ortaçağ Avrupası birbirini boğazlarken Anadolu'da farklı kimlikler hüznü ve sevinci beraber yaşıyordu..Ve ne hazindir ki Anadolu'da son yüzyılda yaşanan acılar da, yakın zamanda yaşanan kardeş kavgaları da Batı kültüründen ithal ettiğimiz kavramları, ideolojileri sorgulamadan içselleştirmeye çalışmamız yüzünden çıktı. Bize ait olmayan  kavramlar ve sistemler yüzünden çıktı.

Tabii ki başka medeniyetlerin tüm insanlığa ait olabilecek değerleri esin kaynağımız olmalı ve ihtiyacımız olanı almalıyız..Mesela demokrasi, insan hakları, cumhuriyet gibi kavramlar..Ki bu kavramları bile kendi değerlerimizi yükleyerek daha anlamlandırmalı ve daha iyiye doğru itelemeliyiz. Çünkü kavramlar da anlam yüklendikçe gelişir. Demokrasi kavramının içi, bugün, yüzyıl öncesine göre daha doludur. İnsanlığın diğer ortak değerleri de öyle..Ortak değerler bile ait oldukları toplumlardan toplumlara farklı seviyelerdedir. Batı demokrasileri ile Asya demokrasileri arasındaki fark gibi.. Teknoloji kavramı şimdi nasıl Amerikan teknolojisi, Japon teknolojisi, Çin teknolojisi vb olarak  farklı yetkinlikler içeriyor.. İnovasyon kavramı da öyle olacaktır. Türk inovasyonu, Alman inovasyonu vb gibi.. Yakın gelecekte Türk inovasyonu dendiğinde nasıl bir algı oluşacak merak ediyorum..Bu kavram kağıt üstünde mi kalacak yoksa hayata geçip anlam kazanarak zenginleşecek mi?

Buradan hareketle  şunu bilmeliyiz ki bir çok değer, bir ihtiyaca cevap vermesi içindir.  Bugün düşünmeden ithal ettiğimiz kavramların bazılarının, ithal ettiğimiz o toplumların şiddetle ihtiyaç duydukları ve bir an evvel kurtulmak istedikleri o kötü huyları değiştirme ihtiyacına karşılık olabilir.. Sizin toplumunuzda zaten o kavram yüzyıllardır içselleştirilmişse siz, ihtiyacınız olan kavramlara yönelmelisiniz. Mesela bazı toplumlar bireycidir ve orada çalışanı takım oyuncusu yapmak için çabalarsınız..Bazı toplumlar, toplumsal olarak dayanışma ruhunun kuvvetli olduğu paylaşımcı bir kültür üzerine bina edilmiştir ama orada da her şeyi büyükler bilir, büyüklerin yanında fikir beyan edilmez..Öyle bir yerde de bireyselleşmeyi öne çıkarırsınız..Yani hangi ülkede, hangi toplumsal değerler üzerinde duruyorsanız kurum kültürünü o toplumun kültürel artıları ile beslemek, eksik yönlerini ise kurum içi inşa edeceğiniz kültürle izole etmek..Yani her reçete her yere uymaz..

Bugün bizde de ''ben merkezli'' yeni bir kuşak çıktıysa ve biz bu durumdan muzdarip hale geldiysek, kendi değerlerimizi küçümseyip başkalarının değerlerinin sürekli doğru olduğunu kabul ettiğimiz içindir. Başkalarının değerlerini içselleştirmek ve reflekse dönüştürebilmek, bir davranış haline getirmek çok zahmetli bir süreçtir. Başkasının değerlerini komple ithal etmek, başkası olmak demektir. Kendin olmak başkası olmaktan daha kolaydır. O başkasından zaten bir tane var, ikinciye ne gerek var? Özgün değerlerin yoksa taklit değerlerle var olamazsın. Başkasını başkası yapan o özgün değerleri zaten içselleştiremezsin. İçselleştirilmeyen değerler sürekli ilinti durur. Eğer bir değer içselleştirilmemişse taşımak için sürekli çabalarsınız, yorulup bıraktığınızda her şey  eskiye döner. 

Aslında kurum kültürünü çağdaş değerler üzerine bina etmek için yüzyıllardır sahip olduğumuz ve bugün eskiden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz değerler bu topraklarda fazlasıyla var. İnovasyon da öyle..Yeter ki akıl akıldan üstündür diyebilsek ve en alt rütbede çalışan birinin de insan olduğunu ve onun da bir aklının olabileceğini hatırlasak!..

***
İnovasyon, özgün olmanın arayışıdır. İyi taklitle günü kurtarmak bir başarıdır ama bu sürdürülebilir bir başarı değildir. Başarımızı sorgulamalıyız. Biz özgün değerler ürettiğimiz için mi başarılıyız yoksa başkalarının dezavantajları olduğu için mi biz başarılıyız? Hem yerel hem global ölçekte kendi yetkinliklerini tanımlayabilen, bulunduğu konumu tarif edebilen  ve güçlü yönlerinin, zayıf yönlerinin farkında olan neyi iyileştirmesi gerektiğini bilir. Yoksa konjonktürün bizden yana estirdiği rüzgar, bizde başarılı olduğumuz hissini uyandırıyor ve biz bunu kendi başarımız olarak addediyorsak bir gün rüzgarın terse dönebileceğini de hesaba katmalıyız. Eğer rüzgarın yönüne göre  kendi dümenimizi kendimiz kırabiliyorsak, kararlarımız ve sonuçları kendi bilincimizin ürünü ise işte o başarı tesadüf değildir. Ancak, başarı veya başarısızlığının nedenlerini tahlil edebilen inovasyona yönelebilir. Çünkü, sadece, gücünü farkındalıklarından alanlar, yeni yetilere uzanabilir. İşçilik ücretimiz düşük olduğu için mi Avrupalı üreticileri pazarın dışında bıraktık yoksa yaptığımız işi onlardan daha iyi, daha verimli yaptığımız için mi? Daha özgün çözümlerimizin, sahip olduğumuz kurum kültürünün üstünlüğüyle mi başardık? Eğer işçilik ücretimiz düşük olduğu için başarılıysak bilmeliyiz ki birgün daha ucuz işçiliğe sahip başka toplumlar da bu işi öğrenecek ve bizi pazarın dışına itecektir. İşte inovasyon özgünlüğün ve sürdürülebilir olmanın anahtarıdır. Çünkü, asıl daima kopyasından üstündür. Çünkü orjinal var olmadan takliti olmaz. Özgün olan taklitlerinden bir adım öndedir. İnovasyon, önde koşmak isteyenlerin tarzıdır.  Kendi ufkunu bügünden dizayn edenlerin tarzıdır..

Özgün olabilmenin hedefi ekol olabilmektir. Ekol olabilmenin ön koşulu ise özgün olabilmektir. Ekol olmak, herhangi bir alanda, farklı bir anlayışın, düşüncenin, kültürün  soyut halinden çıkıp somut bir şekle bürünmesidir. Görüldüğü yerde kime ait olduğunun bilinmesidir.  Kendi tarzıyla, kendisi olarak  farklı bir değer yaratmasıdır.

Moda yaratmak bir inovasyondur. Kendimize ait motiflerimizden, kendi kültürümüzden, kendimizden, bizden bir şeyler katmayı becerebilseydik bugün modada iddialı olabilirdik. Kendi tarzını yaratmayan başkasının tarzına hizmetkar olur. Orada orjinali dururken sizin ürününüz sadece ucuz olduğu için tercih ediliyorsa, bilmelisiniz ki ucuzun da ucuzu olacaktır. Birgün orjinal, kendisine başka topraklarda daha ucuz taklitler isteyecek ve sizden vazgeçecektir.  İnovasyon kendini gerçekleştirmektir. Kendi orjinalini yaratmaktır.

***
İnovasyona en yakın kurumlar üniversitelerdir. Çünkü üniversiteler tez üretme merkezleridir. Fakat bizde tez çalışmaları, akademik çalışmalar, sürekli başkalarından alıntı yapmak ve alıntı kaynaklarını dipnotlara doldurmak suretiyle  yapılmış çalışmalardır. Ne kadar çok alıntı varsa o çalışmanın o kadar akademik olduğu zannedilir. Kimse, peki bu kaynaklar bunu iddia ediyor, biz ne iddia ediyoruz, bizim tezimiz ne, bizim ürettiğimiz bilgiler ne, diye sormaz. Halbuki alıntı teze dayanak veya karşıt görüşlerin de olduğunu söylemek için vardır. Bilgi üretemediğimiz için de inovasyon yapamayız. Ancak bilgi üreten inovasyon yapar..

Kurumlar, şirketler için de bu böyledir. Firma bir ürünü üretirken aynı zamanda büyük bir birikim, know-how, tecrübe üretir. Bir ürünü üretirken aynı zamanda bilgi ürettiğini de farkeden kurum inovasyon yapacağını da farkeder. Çünkü bunu farkettiğinizde bir teknisyenin bile o konuda üstelik tecrübeyle elde ettiği büyük bir bilgi birikimi olduğunu farkedersiniz. Üretimde karşılaştığı yeni durumlarla, yeni tecrübelerle yeni bilgiler ürettiğini de farkedersiniz. İşte o bilgiyi, yeni bilgiler üretmek için kullanır ve yönetirseniz, inovasyonun ardından geleceğini göreceksiniz. Bilgiyi yönetirseniz eksikliklerinizi farkedersiniz.  Hangilerini ezbere, hangilerini bilinçle yaptığınızı da farkedersiniz. Ve ezbere yapılan bir çok konuda da, üzerinde geçmişte fazlaca düşünülmediği için doğru yapıldığı sanılan, çok sayıda  iyileştirmeye açık alan bulabilirsiniz.

***
Kendi üzerinde durduğumuz özgün değerleri işimize katmazsak, mimaride, sanatta, estetikte, sinemada, sporda, modada kendimiz olarak sahaya çıkmazsak, taklite inovasyon yapmak derdine düşersek toplum olarak sürdürülebilir  gelişmeyi sağlayamayız. Dünyanın bir İngiliz modası, bir İtalyan modası zaten var..Bir Alman futbolu, bir Latin samba futbol ekolü var..Bize düşen Türk modasını yaratmaktır. Türk futbolunu yaratmaktır. Bugün dışarıdan gelen birine, çağdaş Türk mimarisi olarak kuru gökdelenler, anlamsız beton yığınlarını sunuyorsak kendi mimarimizi ve estetik algımızı oluşturamadığımız içindir.

Çünkü bize hep dışarının iyi olduğu öğretilmiştir. Kendi yeni orjinallerimizin, yeni çözümlerimizin olması gerektiğini unutturmuşlardır. Bu eğitim sisteminin, Türk çocuklarının yaratıcı özelliklerini pekiştirmek yerine taklite yönlendirmesi, özgünlük, değer yaratma  ve farklılaşmaya götürmemesi, yeni bir şeyler üretme derdi olmayan standart bir insan profili çıkardı.  

Bir de buna ilave olarak  kurum kültürünün yanlış algılar üzerine bina edildiğini düşünün. Bir çok firmanın mesela, takım oyuncusu algısını düşünün. Önce bir ekip dendiğinde, bir takım dendiğinde doğru algıyı oluşturmalısınız ki onun bir parçası olan takım oyuncusunu tarif edebilesiniz. Takım dendiğinde aynı tip çalışan algılıyorsanız orada bir sorun var. Bir futbol takımı onbir iyi kaleci ile takım olmuyor, ya da onbir iyi forvetle..Yıldızı olmayan takım sıradanlaşır. Salt yıldızlardan kurulu bir takım da iyi bir iş çıkaracağı anlamına gelmez, çoğunlukla da bocalar. Marifet, yıldızları takım oyuncusu, takım oyuncularını yıldız yapabilmektir. İyi bir takım, birbirini tamamlayan dişlilerden oluşur. Birbirini tamamlayabilmesi için oyuncular farklı yetilere sahip olmalı ki birinin eksiğini, diğerinin fazlasıyla kapatabilen bir takım yaratılabilsin. Yoksa takım oyuncusu algısını, aynı düzeni mutlak düzen addedip iş yapış tarzını sorgulamayan, sorgulamadığı ve yeni bir arayışa ihtiyaç duymadığı için baş ağrıtmayan, eski köye yeni adet getirme derdi olmayan çalışanlar olarak algılar ve buna dayanarak  firmaların çalışan tipi olarak, tek tipleştirme ve tek tip çalışan tercihini eklerseniz neden bu ülke firmalarının yeterince inovatif olamadıklarını farkedersiniz..(Yok bu kavramla, beşeri ilişkileri kastediyorsanız o bir iletişim sorunudur, ona başka bir tanım bulmanız gerekir. İnsan ilişkileri iyi olmayan zaten takım oyuncusu olmaz. Ama takım oyuncusu kavramını aynı yetilere sahip, aynı düşünce tarzına sahip bireyler olarak  algılıyorsanız, o zaman da tekrar düşünmenizi öneririm.)

Yukarıda Apple firmasının ezip geçtiği o firmalar da öyle yabana atılacak şirketler değil hani..Hatta 6 sigma uygulamalarını başlatıp mükemmelliğe koşan firmalar..Yani milyon üretimde sadece 3,5 adet hataya ulaşmaya çalışırken başkasının inovasyon silahıyla yara alan firmalar..Sizin modern uygulamalarla mükemmelliğe ulaşmaya çalıştığınız bir sırada, başka bir yerde, başka birileri mükemmelleştirmeye çalıştığınız ürünü  kaldırıp çöpe atıyor ve tüm çabalarınız, emeğiniz  boşluğa düşüyor..Bir örnek vermek gerekirse, milyonda sıfır hatayla  mum üreten bir firmanın köküne Edison diye bir adamın ampulü icat edip kibrit suyu dökmesi gibi..Mükemmel üretmek, yarını garanti etmiyor yani..

Japonlar aynı ürün gamında General Motors'u ekarte ettiler..Çünkü aynı ürünleri üretiyorlardı ve Japonlar daha iyi üretiyordu..Peki ya Microsoft..O sizin üretmediğinizi üretiyor..

Bu nedenle yani etkiye tepki vermeye dayalı politikaları nedeniyle bir Microsoft, bir Windows çıkmadı Japonya'dan..Bir Facebook da çıkmadı..Google da..

Ya da sizin ürettiğinizi üretiyor ama yetinmiyor..Siz Nokia olarak aynı üründe sadece mükemmelleşme peşindeyken  İphone diye bir ürün çıkarıp oyunun kurallarını değiştiriyor..

İşte buradaki ayrım budur..Var olanı mükemmel performansla üretmek verimliliktir..Aynı şeyleri üretenleri ekarte etmenin, karlı olmanın, ayakta kalmanın en önemli yoludur ama geleceğin sigortası değildir..Nitekim standart üretimde mükemmelliği  hedefleyen Japon ekonomisinin aktörleri - ki örnek alınan bir çok uygulama oradan çıkmıştır- şimdilerde sürekli irtifa kaybediyor..Aynı şey Avrupa için de geçerli..

Verimli olmak için her şey standardize olmalıdır ki üretim mükemmel olsun..Ama çalışanı standardize ederseniz, hepsini salt üretim sürecinin bir aracı olarak görürseniz ve hepsini aynı düşünce tarzına sokup makinalaştırırsanız bugün çok parlak sonuçlar alırsınız ama yarın kapıya kilit asarsınız..Hatta dünyada birbirinin tıpatıp aynısı - ikizlerden başka-  insan bulamazken ve her insan kendi içinde bir dünya, bir kainat taşırken onları aynı ürünlermiş gibi ele almanın sakat  sonucudur bu tablo..

Ki verimliliğin kendisi bile bir inovasyonun sonucudur. Mükemmel düzeyde üretmek demek, geçmişte, başlangıç noktasından şu anki düzeye, sürekli iyileştirmeler yoluyla gelindiğini gösterir. İnovasyon durduysa verimlilikte duracaktır. Verimliliği artırmaya götüren süreçte bir inovasyon sürecidir.

İnovasyonu sadece üretim bantları için düşünürseniz bu da bir şeydir ama yetmez.. Çünkü ürettiğiniz ürünü başkası başka bir biçimde farklılaştırmayacağının garantisi yok..Başkasının İphone piyasaya süreceğini nerden bileceksiniz. Bilseniz, siz de o ürüne odaklanmaz mıydınız?

İnovasyonun keskin sonucu, yaşamı köklü bir biçimde değiştiren ürünlerdir. Küçük iyileştirmelerin büyük birikimidir. Bazen de aniden topraktan fışkıran bir yaratıcı düşüncedir..

Tüm inovatif çabalarınıza karşılık kesin sizin firmanızdan da büyük bir keşif çıkacak diye bir garanti yok..Ama bilmemiz gereken, doğa her sene kendini nasıl yeniliyorsa, bizim de eskimemek için yenilenmemiz gerektiği..İlla yeni bir ürün sunmamız gerekmiyor..İş yapış tarzımızın, kurum kültürümüzün, organizasyon anlayışımızın, pazarlama anlayışımızın vb sürekli yenilenmesi gerektiğinin farkında olmalıyız...Sürdürülebilir olmak için süreçlerimizin de sürdürülebilir olması gerekir..Onun sihirli anahtarı da inovasyondur.

Dünya, insanoğlunun ilk ayak bastığı gün kadar taze.. Doğanın son hali belki elli milyon yıldan daha eskidir ama çıkın dışarı, hala ilk günki gibi taptaze olduğunu görün..Doğa inovasyonu kesintisiz sürdürür.. Bunu otomatikman yapar çünkü yenilenmenin bir seçim değil, var olmak ve sürdürülebilir olmak için bir zorunluluk olduğunu bilir. 

İster toplum, ister kurum bazında, kültürel yozlaşma, yaratıcı düşünceyi köreltir..Yeni bir arayışa gerek duymaz..Var olana odaklanır sadece..Bu kültürel çürüme, önüne geçilmezse, zaman sonra her yeniliği yok etmeyi de kendine görev addedecektir. Son üç yüzyılında Türk toplumunun düştüğü durumda bu idi, ta ki birileri(**) gelip o çürümeyi keskin bir şekilde, devrimlerle durdurana kadar..

Üzerinde durduğunuz kültür sürekli devinir. Ya iyiye doğru ötelenir ya yozlaşmaya doğru..Yozlaşmanın önüne geçmek için kültürünüzde o yenilenme ruhunu her zaman canlı tutmalısınız..İnsana dayanmayan hiçbir model, onu önemsemeyen, onu bir üretim aracı olarak algılayan hiçbir kültür inovasyon yapamaz. Çalışanımız derken en alt rütbedeki çalışanla en üst seviyedeki çalışanın sonuçta insan olduğunu bilen ve hepsini sarmalayan bir kurum kültürü inşa etmelisiniz. Düşük profilli çalışan, ast diye onun ne düşündüğüne, ne söylediğine kulak vermezseniz yeni fikirler bekleyemezsiniz. Çünkü rol olarak da astın astı, üstün üstü vardır.

***
Hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum,  üzüntülüyken, kederli düşüncelere gömüldüğümüzde yere bakarız..Bazen kurulup bir sandalyeye, bir elimizi şakağımıza yaslayarak yere bakarız..Bazen başımızı iki elimizin arasına alıp kara kara düşünürken yere bakarız.. Karamsar düşünceler insanın başını öne eğer.. Ama hayaller kurarken aynı sandalyede, yine şakağımızda elimiz, bu sefer ufka bakarız..Karşıya bakarız..Hatta yıldızları seyretmek isteyen bile uzanır yere ve yıldızları alır karşısına..Çünkü yeni yerlere varmak isteyen karşıya bakar, ileriye, ilerideki ufka bakar..Çünkü ufuk, umuttur...


Ufku köy olan biri, dereleri, tepeleri;  ufku şehir olan sokakları, caddeleri;  ufku dünya olan dağları, denizleri;  ufku kainat olan gezegenleri, evreni keşfe çıkar...

Sadece düşmekten korkarken önümüze bakarız ..Yeni yerlere varmak isterken ufka bakarız.

İnovasyon, yeni ufuklara, kendi ufkuna  yürüyenlerin meselesidir..Sürekli düşmekten korkup sürekli yere bakanların değil..''Hala bıraktığım yerdesiniz'' denilenlerin değil..

Hele de  ufku yeni bir koltuk, derdi yeni bir  makam  olanların veya her an koltuğu kaptırabilirim paranoyası olanların hiç değil..Çünkü ufku bu olanlar,  başkalarının ayağını nasıl kaydırırım derdine düşer, yeni dedikoduları keşfe çıkar..Haliyle inovasyonları da başkalarının arkasından çıkardıkları lafları olur..İnovasyon da böylece bir olgu olmaktan çıkıp laf olur..

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*)"Ne zaman bu şehre gelecek olsam, içimde bir heyecan duyarım. Hz.Mevlâna, düşünceleriyle benliğimi sarar. O, çok büyük bir dahi, çağları aşan bir yenilikçidir. Mevlâna, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatör."
(**) Mustafa Kemal ATATÜRK

8 Mart 2012 Perşembe

Bir Memleket Meselesi: Cari Açık-III

II'den devam
3-Cari açık sorunu, Türkiye'nin 2023 Vizyonundaki hedeflerine ulaşmasını  sekteye uğratır mı?

2023 hedeflerine ulaşmak için ekonomimizin 2 trilyon Dolar GSMH için  her yıl ort. % 8,5 (2012 %5) büyüdüğünü ve 500 milyar Dolar ihracat hedefi için de ihracatın her yıl %11  büyüdüğünü farzedelim. İhracatın ithalatı karşılama oranının her yıl arttığını -2012'de çok hızlı arttığını-, hizmetler dengesinin -geçen yıllara bakıldığında pek değişmemiş olmasına karşın- her yıl arttığını, gelir dengesinin de makul seviyede büyüdüğünü kabul edersek -yani her kalem ideal hale gelirse- tablo aşağıdaki şekilde oluşacaktır. Cari açık için % 5-7,5 aralığında sürdürülebilir kabul ediyoruz. [2011(*) ihracatı 134,9 milyar dolar, ithalatı 240,8 milyar dolar yerine 143,5 ve 233 milyar dolar olarak kullandım. İlk yazıda 2011 cari açık hesabında da böyle aldığımız için ve cari açık hesabında ithalat, cıf olarak değil fob olarak alınıyor. Dış ticaret açığı 105 milyar dolar olmasına karşın cari hesapta bu kalem 89 milyar dolardır.. vb.] Tabloda rakamlar milyar dolar olarak okunmalıdır.


Bu tablo mümkün mü?
2023 GSMH hedefi, her yıl, yıllık ort. % 8,5 büyüme ile ancak ulaşılabilecek bir hedeftir. Yıllık büyüme hedefine ulaşılsa bile bu büyüme oranlarının oniki yıl boyunca sürdürülmesinin önündeki en büyük engel Cari açık meselesi olacaktır. Mevcut ekonomik yapının yapısal dönüşüm yapmadan yüksek hızda büyümesine devam etmesi halinde, cari açıkta büyümeye devam edecek, finansmanı daha zor hale gelecek ve finansman sıkıntısına düşüldüğünde de ekonomiye sert fren yaptıracaktır. Mevcut yapının değiştirilmeden sadece mevcut yapıyı teşviklerle tamir edip yamalamak, önümüzdeki 2-3 yılı kurtarabilir ama sürdürülebilir değildir. Cari açığın kaynağı dış ticaret dengesidir. Bu dengesizliğin sebebi ithalatın ihracattan çok daha fazla olmasıdır. İthalatın büyüme oranı, Türkiye'nin büyüme oranıyla, ihracatın büyüme oranına göre çok daha yüksek oranda koreledir. İhracat, pazar bulma sorunudur ve ne kadar artıp artmayacağı belli değildir. Öte taraftan Türkiye büyüdükçe ithalatı daha hızlı artmaya devam edecek. Bu nedenle yukarıdaki tabloya  ulaşılması bugünkü yapıyla olanaksızdır. İhracatın ithalatı karşılama oranını çok hızlı bir biçimde % 70'lerin üstüne atmak kolay bir hedef değildir. Ekonomimizin yani hem iç pazarımızın hem ihracatımızın kendisinin bu denli ithalata bağımlılığı buna engel teşkil edecektir. İthalatı sınırlamamız da oldukça zordur. Çünkü

1- Türkiye endüstriyel hammaddesi bol bir ülke değildir. Ekonominin 2,65 katına büyümesi halinde imalat sektörünün hammadde talebi artacaktır. 1980'li yıllarda her Türk gencine öğretilen Türkiye'nin hammadde açısından çok zengin potansiyeli olduğu tezi, 2000'li yılların ortalarından itibaren çökmüştür. Nitekim aynı algı ile devam edilmesinden dolayı geçmişte bugünleri öngören net senaryo çalışmaları yapılmamış ve buna uygun stratejiler geliştirilememiştir. Yılda 5 milyon ton çelik üreten bir sanayi için Türkiye'nin demir cevheri yatakları oldukça yeterlidir ama yılda 35 milyon ton üreten bir sanayi için ne kadar yetersiz olduğu ancak bu büyümeden sonra anlaşılmıştır. İthalatın dağılımı ve neler yapılabileceğine ilişkin çalışmaların 2010'lu yıllarda daha yeni başlamış olması, bugünler için dünden herhangi bir senaryo veya strateji çalışmasının yapılmadığının kanıtı... Türkiye tarım sektörü için oldukça elverişli konumdadır. Onun haricinde sanayisi için hammadde kaynağı yetersizdir. Her halukarda Türkiye hammadde ithalatına devam edecektir.

2- Hammadde fiyatları tüm dünyada artmaya devam edecek. Bu Türkiye için ek yük getirecektir. Gelişmekte olan ülkelerin hızla artan hammadde ihtiyacı ve muhtemelen önümüzdeki 10 yıl içinde  uyanmaya başlayacak olan Afrika ekonomilerinin de bu talebe dahil olacak olması hammadde kaynaklarına olan talebin daha da artmasına yol açacak. Hammadde kaynaklarının üretimi  sınırlı artarken talep çok daha hızlı artacak ve aradaki fark fiyatlara yansıyacak. Üstelik hammadde üretim maliyetlerinin de artıyor oluşu fiyat artışında bir diğer etken olacak..

3- Aramal ithalatı artmaya devam edecek. Türkiye cari açıkla baş edebilmek için aramalların Türkiye'de üretimini teşvik etmeyi planlaması oldukça doğru bir çözümdür. Fakat bu planın daha çok emek yoğun sektörlere yönelmesi problemi çözmeyecektir. Emek yoğun sektörlerde iş gücü maliyetinin düşürülmesi ile rekabet gücü elde edilmesi sürdürülebilir değildir. Çünkü 2023 vizyonunda 2 trilyon $ GSMH hedefleyen bir ülkede muhtemelen kişi başı gelir 20.000 $ seviyesi veya üstü olacaktır. Böyle bir durumda asgari ücretinde muhtemelen şimdiki seviyenin çok üstünde oluşacağı açıktır. Yani ülke zenginleşirken işçilik ücretleri de yükselecek ve iş gücü maliyetlerini en az iki katına çıkaracaktır. GSMH artarken asgari ücreti diğer gelişmekte olan daha fakir toplumlarla rekabet edebilecek düzeyde tutmak imkansızdır. Aramalların üretimi ilk hammaddeden üretimi hedefleyen kompleks yatırımların teşvikine yönelmelidir. Mesela plastik sanayinin kullandığı aramalların Türkiye'de petro-kimya sanayinin kabiliyetinin artırılması ile çözüm aranmalıdır. Çünkü bu tür bir yatırım, teknoloji ağırlıklı bir yatırım olması nedeniyle yeni gelişmekte olan ülkelerin sert rekabetinden koruyabilir. Emek yoğun sektörler, işsizliği azalttığı için daha fazla iş gücü için teşvik edilse de cari açığın önümüzdeki yıllardaki seyri göz önüne alındığında bu endüstrilere rekabet avantajı için otomasyona geçiş teşvik edilmelidir.  Eğer işsizliği azaltmak için sadece iş gücü açısından bu sektörler teşvik edilecekse bu sektörler ileriki yıllarda artan işgücü maliyeti nedeniyle rekabet edemeyecek ve kapanmaları halinde şu anki istihdamı bile sağlayamacaklardır. Bugünleri kurtarmak için bu tür sektörlerin önümüzdeki yıllarını feda etmektense  bu sektörleri gelecek için hazırlamak daha önemlidir. Otomasyon süreci ihtiyaca cevap vermemesi halinde Türkiye'nin yeni gelişmekte olan ülkeler lehine bu tür sektörlerden  çıkması kaçınılmaz hale gelecektir. (*)

4- Türkiye, dış hammadde kaynakları üzerinde belirleyici bir etkiye veya nüfuza sahip değildir. Türkiye başka ülkelerin hammadde kaynaklarına yatırımda yeterince yol alabilmiş değil. Bu konuda da net bir stratejiye sahip değildir. Dış politikasında bu konularda agresif tutum almış değildir. Nadir elementlerde zirveyi tutan Çin, sadece bu madenler için değil endüstrisi için ihtiyaç duyduğu hammadde kaynaklarında arz güvenliği açısından da strateji üretmektedir. Yine ABD ve AB hammadde kaynakları için stratejik yol haritaları üretirken Türkiye'nin bu konularda stratejisi ve politikası belli değildir. Mesela Sudan'ın petrol kaynakları için Çin bu ülkede aktif taraf bile olurken Türkiye'nin dış politika argümanlarını hammadde kaynaklarının temini fazlaca teşkil etmemektedir. Halbuki hammadde kaynaklarına bu denli bağımlı bir ülkenin bu kaynaklar için daha fazla strateji üretmesi gerekmektedir. Emperyalist yaklaşım manasında kastetmiyorum ama hammadde kaynaklarına ulaşım ve fiyat avantajı ile temin konusu Türkiye'nin dış politikasında öncelik arzetmelidir.

5- Türkiye enerji ithalatına bağımlıdır. Türkiye, büyüme ile enerji talebi hızla artan bir ülkedir. Bu talebi kendi kaynakları ile kısa zamanda karşılaması olanaksızdır. Özellikle hidro elektirik kaynaklarının kullanımında atıl kalan veya değerlendirilecek olan  fazlaca bir imkanı kalmamıştır. Doğalgaz ve Petrol fiyatlarının hızla artıyor olması ve Türkiye'ninde bu kaynakları daha fazla tüketecek olması nedeniyle önümüzdeki yıllarda bu kalemlerin faturası çok daha kabarık olacaktır. Hem daha fazla tüketmesinden hem daha yüksek fiyatlardan temin etmek zorunda kalmasından... Halihazırda petrol fiyatlarının 120$ seviyesine ulaşmış olması ve olur da -umarım olmaz- bu seviyede kalması halinde  2012 için bile cari açık ve enflasyonun seyri olumsuz olacaktır. Petrol fiyatlarında her 10 Dolarlık artış, Türkiye'nin cari açığını 4 milyar Dolar artırmaktadır. Enerjide durum kritik iken Türkiye'nin enerji talebine cevap verebilecek Nükleer santraller hala daha niyet aşamasındadır. Hala daha kamoyu ikna etme vb faaliyetler ile gün geçirilmektedir. Her ne kadar Nükleer enerji sevimsiz olsa da Türkiye için enerji kaynaklarında fazlaca bir alternatif bulunmamaktadır. Rüzgar ve Güneş enerjisi gibi çevreci enerji kaynaklarına yapılan yatırımlar yakın gelecek için enerji talebimize cevap vermekten uzaktır. ( Rüzgar enerjisinin ne kadar çevreci olduğu ayrı bir tartışma konusudur.)

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Nükleer Enerji (**)
Enerji İşleri Genel Müdürlüğü, Akkuyu Nükleer Santral Projesinin uygulanması sürecinde, genel olarak nükleer enerji, özel olarak da Türkiye'de nükleer santral kurulmasıyla birlikte yanlış bilgilendirmelerin artması gerekçesiyle, bir bilgilendirme dokümanı yayımladı.(29.02.2012)
Türkiye, 10 bin Megavat (MW) kurulu güce sahip, yaklaşık 80 milyar kilovatsaat (kWh) üretim kapasiteli iki nükleer santral devreye alındığında, yaklaşık 16 milyar metreküp doğalgaz karşılığı ve yıllık yaklaşık 7,2 milyar dolar (yaklaşık 13 milyar lira) tutarında ithalat bağımlılığından kurtulmuş olacak.
Nükleer enerjinin, Türkiye için enerji arz güvenliğinin sağlanması, enerji ithal bağımlılığı ve cari açığın azaltılması bakımından büyük önem taşıdığı belirtilirken, Fransa'nın petrol (yüzde 99) ve doğalgaz (yüzde 97) ithal oranları Türkiye'deki gibi yüksek olmasına rağmen, Fransa'nın enerji ithal bağımlılığının yüzde 50, Türkiye'de ise yüzde 72 civarında olduğuna işaret edildi.
Çalışmaya göre, ekonomik gelişmesine paralel olarak Türkiye'nin elektrik tüketim talebini karşılamak için her yıl 4-5 bin MW'lik bir yatırım yapılması gerekiyor. Türkiye'nin 2023'te kurulu gücünün 110-130 bin Megavat (MW) arasında olması, elektrik tüketiminin ise 500 milyar kWh olması öngörülüyor. Elektrik ihtiyacının karşılanmasında kullanılan doğalgaz ve sıvı yakıtların neredeyse tamamının, kömür yakıtların ise yaklaşık yüzde 30'u ithal. Diğer yandan, hidroelektrik potansiyele ek olarak rüzgar, jeotermal, biyokütle gibi yenilenebilir enerji potansiyelinin tamamı kullanılsa bile 2023 yılına kadar ulaşılacak 500 milyar kWh enerji tüketiminin ancak yarısı karşılanabiliyor.
Akuyyu'da ve Sinop'ta kurulacak nükleer santraller dikkate alındığında, yılda yaklaşık 80 milyar kWh elektrik üretilmesi öngörüldüğü, bu miktarda bir elektriği doğalgaz santralinden elde etmek için 16 milyar metreküp doğalgaz ithalatına karşılık yıllık 7,2 milyar dolar (yaklaşık 13 milyar lira) ödenmesi gerektiğine dikkat çekildi. Çalışmada,''Dolayısıyla, 3 senede sadece doğalgaz ithaline ödenecek para ile Mersin-Akkuyu'da 4 ünite nükleer santral kurulabilmektedir''
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

6- İhracatı artırmak için katma değeri yüksek ürünler ve Moda-Marka konusunda yakın gelecekte çok büyük adımlar atılması çok kolay olmayacaktır. Özellikle Ar-ge ve inovasyon konusunda hem yatırımlar hem yaklaşımlar yeterli düzeyde değildir. Son yıllarda Ar-Ge harcamalarımız çok hızlı artmasına rağmen hala daha % 0,80 Ar-Ge harc./GSYİH seviyesindedir. Yakın gelecekte bir kaç istisna dışında uluslararası markalarımızın olmayacak olmasının muhtemel nedenlerinden insan ve kurum kültürü hakkında inovasyon konusundaki yazımda değinmiştim, bu konu için o yazıya bakmanızı öneririm)
------------------------------------------------------------------------
20 Eylül 2011 tarihinde yayınlanan OECD Science, Technology and Industry Scoreboard 2011 çalışması ülkemizin uluslar arası seviyede yerini ortaya çıkarmıştır. Ülkemiz Ar-Ge harcamalarında OECD ortalaması olan % 2,3’ün çok altındadır. Ar-Ge harcamasının Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) içindeki payı üzerinden yapılan değerlendirmede İsrail, %4’ü aşan bir oran ile Ar-Ge yoğunluğu en fazla olan ülkedir.                             ------------------------------------------------------------------------
7Bölge ülkelerinin sanayileşememiş olması Türkiye için fırsattır. Bölgedeki siyasi riskler ise dış ticaretimiz için ciddi riskler barındırıyor. Türkiye imalat sanayi çoğunlukla kaliteli ve ucuz tüketici ürünleri üretiyor olması sebebiyle çevre ülkeler için tercih nedenidir. Bölge ülkelerinin bu tür ihtiyaçları için yeterince sanayileşememiş olmaları Türkiye için avantaj, fakir olmaları da dış ticaretimiz için dezavantajdır.. Diğer yandan S.Arabistan gibi petrol zengini ülkelerin ciddi petro-kimya yatırımları yapıyor olması ilerde bu tür sektörlerde rekabet avantajı olan yeni rakiplerin çıkmasına yol açacaktır. Türkiye bu tür sektörlerde elini çabuk tutarak yeni rakipler gelmeden pazarı doldurmalıdır. Diğer taraftan bölgede siyasi riskler de ihracatımızın potansiyelini tehdit etmektedir.

2023 için yıllık ort. %6 ile büyümemiz halinde ve ihracatın % 10 artması halinde ihracatın ithalatı karşılama oranı aşağıdaki tablodaki gibi oluşsa bile cari açık yine kontrol edilecek seviyeden uzakta görünmektedir. Geçmiş yıllarda ihracatın ithalatı karşılama oranı % 70'ler seviyesinde nadiren oluşmuştur. Bunun için yine yapısal reformlara ihtiyaç vardır. Turizm gelirlerimiz 50 milyar Dolar seviyesine ulaşsa da zenginleşen Türkiye'nin vatandaşlarının da dış ülkelerde turizm harcamalarının artacağı aşikardır. 


Sonuç olarak önümüzdeki yıllarda cari açık mı büyüme mi ikilemiyle çok sık karşılaşacağız. Cari açığı kontrol etmeden büyümeye çalışmak krize davetiye çıkarmaktır. Cari açığı kontrol etmek için 2011-2012 için alınan ekonomik tedbirler de büyümeden ödün vermek demektir. Önümüzdeki yıllarda daha yüksek oranlarda cari açık ile karşılaştığımızda büyümeden ödün vermek zorunda kalmamız da 2023 hedeflerine ulaşmamızı imkansız hale getirecektir. Ya ekonomimizde köklü reformlar ile cari açığı yeneceğiz ve bu yolla 2023 hedeflerine varacağız veya eski sistemi kısmi teşviklerle yamalamak suretiyle düşe kalka 2023 hedefleri yerine biraz daha uzağına varacağız.
Çok daha uzun vade de ise,  yıllarca dünyanın en yüksek enflasyonu ile yaşayıp hem büyümesini devam ettirmeyi başarmış hem yıllar sonra enflasyonu kontrol altına almayı başarmış Türkiye'nin yeni ''normali'' dünya rekoru olan bir cari açık vererek büyümenin devam ettirilmesi ile ilgili ekonomi literatürlerinde yeni bir fasıl açmak olabilir...Uzun vadede Türkiye bu sorunu da aşacaktır. Çünkü diğer ülkelerden farklı olarak Türkiye'nin olumlu yönde kendine has kuvvetli bir dinamizmi var...



---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Rekabet gücümüzle ilgili bir çalışma : http://www.tcmb.gov.tr/yeni/evds/yayin/kitaplar/yukseler_cari.pdf 
(**) http://www.belgeler.com/blg/2pnf/turkiye-enerji-gorunumu
(**)http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2012/02/29/nukleerle-7-milyar-dolar-tasarruf-edilecek
http://www.dunya.com/her-100-dolarl%C4%B1k-ithalat%C4%B1n-42-dolar%C4%B1-hammadde_147527_haber.html
Ekonomi bakanlığının girdi tedarik stratejileri ve sektör analizleri içinhttp://www.ekonomi.gov.tr/upload/3C357972-D8D3-8566-4520D57BA85886C4/Girdi%20Tedarik%20Stratejisi%20Sunumu.pdf
http://www.ekonomi.gov.tr/upload/B294AC88-D8D3-8566-45202AF6BBF47BA9/gitessunumu.pdf
http://www.ekonomi.gov.tr/upload/44306471-D8D3-8566-45206A7D09E30E7D/Kimya_Sunum.pdf
Ar-Ge grafiği ve detay için: http://www.turkcadcam.net/rapor/arge-tr/

Bir Memleket Meselesi: Cari Açık-II

I'den devam
2. 2011'de Cari Açıkla ilgili ithalat ve ihracat parametreleri nasıl oluştu? Büyüme ve İmalat sektörü ile korelasyonu?

Dış ticaret açığının % 47.7 artışla 105.9 milyar dolara ulaştığı  2011 yılında,  Türkiye’nin hammadde ithalatı 
% 31.7 artışla 173.1 milyar doları aştı. 2011’de 135 milyar dolara ulaşan toplam ihracat, hammadde ithalatının % 77.9’unu karşılayabildi. Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) verilerinden yapılan belirlemeye göre, 2011 yılında yatırım malları ithalatı bir önceki yıla göre % 29.3 artarak 37 milyar 268 milyon düzeyine ulaşırken, tüketim malları ithalatı % 20 artışla 29 milyar 692 milyon dolar, hammadde (ara malı) ithalatı % 31.7 artışla 173 milyar 135 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti. Diğer ürünlerle birlikte toplam ithalat bir önceki yıla göre % 29.8 artışla 240 milyar 833 milyon dolar oldu. İhracat ise bir önceki yıla göre % 18.5 artışla 134 milyar 954 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti. Türkiye’nin 2011 yılında gerçekleştirdiği 134 milyar 954.4 milyon dolarlık ihracat aynı dönemdeki hammadde ithalatının ancak % 77.9’unu karşılayabildi.                                    
-

Aramal ve Hammadde temininde dışa bağımlılık
(*)Ekonomi bakanı Sn Zafer Çağlayan'ın 14 Şubat 2012 tarihi itibariyle açıkladığı veriler doğrultusunda ithalatımızın yapısına ve ekonomimiz ile ilgili korelasyonuna  bakalım.

İthalatın % 87'den fazlası ara mal ve yatırım malları..Yani büyüme devam edecekse ve üretim artacaksa doğal olarak bu kalemler de büyüyecek.
Yurt içi imalatın ithalata bağımlılığı ise (ithal ara ve yatırımmalı / toplamüretim)  2011 için %43 (2008, 2009 ve 2010 için % 41, % 38 ve % 40 ) Yani yurt içinde 100 dolarlık imalat için 43 dolarlık ithalata ihtiyaç var. Ki bazı sektörlerde ithalata bağımlılık çok daha yüksek seviyededir. İthalat bağımlılık oranı gübre üretiminde % 72, demir-çelik sektöründe % 69, kimyasallarda % 56, motorlu kara taşıtlarında % 51, tekstilde % 43, beyaz eşya ve tüketici elektroniğinde % 40, gemi ve tekne imalatında % 34, mücevherat ve değerli taş sektöründe % 29, demiryolu araçlarında % 27, metal eşyada % 27, makinede % 25, hazır giyimde % 19, mobilyada % 11 olarak açıklandı. 

Türkiye büyüdükçe sanayi ürününe olan talep artacak ve doğal olarak sanayi üretiminde girdi sağlama açısından dışa bağımlı olduğumuzdan ithalatta artacaktır.

İthalat çalışmalarının ortaya koyduğu verilere göre, her 100 dolarlık ithalatın 42 dolarının hammadde, diğer 42 dolarının ise üretimi yetersiz olan ara ürünlerden oluşuyor.

Türkiye’nin en büyük üretim hacmine sahip sektörlerinde “ithalat bağımlılığı” çok yüksek ve önemli bir kısmında bağımlılık oranı Türkiye’nin bağımlılık ortalamasının (%43) üstünde seyrediyor… Bunlar arasında motorlu kara taşıtları (%51), demir-çelik (%69) ve tekstil (%43) sektörleri ilk sırada dikkati çekiyor. Türkiye’de imalat sanayinde bağımlılık ortalaması %40; Türkiye büyüme ortalamasının üstünde büyüyen sektörlerde bağımlılık oranı %50.2 ve Türkiye büyüme ortalamasının altında büyüyen sektörlerde bağımlılık oranı %25.7. O halde, Türkiye ithalatı daha fazla yapan sektörler sayesinde büyüyebiliyor! Ve Türkiye daha fazla büyüdükçe, daha fazla dış ticaret açığı veriyor!
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yerli ve ithal malların göreceli fiyatları (dış ticaret hadleri) hariç tutulduğunda, üretimin  ithalata bağımlılık oranını  şekillendiren iki temel dinamik bulunmaktadır. Bunlardan  birincisi sektörlerdeki firmaların ithal girdi kullanımına yönelik eğilimleri, ikincisi ise ithal  girdi bağımlılığı farklı olan sektörlerin (veya firmaların) büyüme oranlarıdır. Firmaların  daha fazla ithal girdi kullanımına yönelmesi ve/veya ithal girdi  bağımlılığı yüksek  sektörlerin diğerlerinden daha hızlı büyümesi durumunda ekonomi genelinde ithalata bağımlılık oranı artacaktır. Tersi durumda ise ithalata bağımlık oranı gerileyecektir. (**)
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İç pazarımızın ithalata bağımlılığı 
210 milyar dolarlık ithal ara/yatırım malı ithalatının 152 milyarı iç pazar için yapılan üretimde, 58 milyarı ihracat üretimi için kullanılıyor. İthalatın dörtte biri tekrar ihracata dönerken yaklaşık dörtte üçü (%72'si) iç pazarda tüketilmektedir.
2009 yılı- İthalatı teşvik eden faktörler 
Buna göre, sanayinin yurt içi satışlarındaki her bir birimlik artışın, ithal girdi miktarını 0.38 birim artırdığı tespit edilmiştir. İmalatın iç pazar bağımlılığı yurt içi satışların toplam üretim içindeki payı (%) ile ölçülmüş ve %66 olarak bulunmuştur. (2008, 2009 ve 2010 için %62, 64 ve 66 civarında hesaplanmıştır). Yurt içi satışların payındaki artış, yurt dışı satışların payındaki azalış anlamına gelmektedir. Sanayi üretiminden ihracatın aldığı pay % 34 civarında (2010: %33)


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Öte yandan, ara ve yatırım mallarının yurt dışından daha ucuza elde edilmesinde, döviz kuru  gelişmelerinin yanında, Çin ve Hindistan gibi ülkelerden ucuza temin imkanı, Gümrük Birliği’ne geçiş ve dahilde işleme rejiminin (sadece ara malları için)de etkili olduğu öne sürülmüştür. Birçok firma, Çin ve Hindistan gibi ucuz emeğe sahip ülkelerde üretim ölçeğinin büyük olması (ölçek ekonomisi avantajı), işgücü, enerji, kira, vergi ve sosyal güvenlik primi gibi maliyet unsurlarının düşüklüğü, kamu ve yarı kamu niteliğindeki firmalarca sağlanan ucuz hammadde ve ara malı imkanı gibi nedenlerle önemli maliyet avantajının bulunduğunu ve bu avantajın sadece kur düzeyinin farklı gelişimiyle giderilmesinin güç olduğunu vurgulamıştır. Döviz kuru gelişiminin ithal ara malı kullanımını teşvik ettiği yönündeki görüş ağırlıkla tekstil-giyim-deri-ayakkabı gibi görece emek yoğun sektörlerdeki firmalar tarafından dile getirilmişti(**) 
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Döviz kurunun son aylarda yükselmiş olsa da düşük kur nedeniyle geçmişte kaybedilen aramallardaki üretim kapasitesini tekrar yerine koymak kolay olmayacaktır. Halbuki döviz kuru geçmişte de 1,8 $/TL  seviyesinde dengelenebilirdi. Kurun düşük tutulması ara mallarda rekabet avantajı bırakmamış, sektörleri dış kaynak kullanmaya yöneltmiştir. Öte taraftan döviz kurunun daha yüksek seviyelerde olması da cari açıkta kalıcı iyileşme sağlamayacaktır. Çünkü Türkiye'nin birçok hammadde ve aramal talebi tercih değil zorunluluktur. Yurt içinden temin edilemeyen hammadde ve yurt içinden temin edilme olanağı olmasına karşın aramallarda bazı ürünlerin yurtiçi üretim kalitesinin yetersiz olması gibi nedenlerle ithalata bağımlılık devam edecektir.
Enerjide dışa bağımlılık
Türkiye’nin toplam enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 44’ü petrolden sağlanmaktadır. Ancak son yıllarda doğalgaz kullanımının artması bu oranın biraz düşmesine neden olmuştur. Türkiye’nin petrol ihtiyacının yüzde 90’ı ithalat yoluyla karşılanırken ülkenin toplam ithalatının yaklaşık yüzde 9’unu ham petrol oluşturmakta ve GSYİH’nın yüzde 2,27’si petrol ithalatı için harcanmaktadır. Son yıllarda Türkiye’de ithal edilen petrol miktarı biraz dalgalanma göstermekle birlikte, ortalama olarak 23-24 milyon ton dolayında gerçekleşmiştir.




Devam edecek...
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*)İthalatın dağılımı: http://www.ankarastrateji.org/print/yazar/doc-dr-sevket-tuyluoglu/ithalata-bagimlilik
(*) http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2012/02/14/ithalatin-rontgenini-cekti

Bir Memleket Meselesi: Cari Açık-I


Bu cari açık meselesi ileriki yıllarda çok daha baş ağrıtacak gibi duruyor. Özellikle 2023 vizyonundaki hedefler göz önüne alındığında, bu hedeflere giden yolun önündeki en önemli engel bana göre...Ve büyümeye odaklanan bir hükümetin- ki her ülke ekonomisini büyütmek ve refahını artırmak ister- bu yıl büyümeyi frenlemesi, cari açık sorununu yenemediğimizin göstergesi..Tıpkı bir futbol takımının defansının sağlam olmadığını anlayınca rakibe atak yapmak yerine defansa çekilmesi gibi..Ama gol atmadan da galip gelinmiyor...Yani 2023 vizyonuna gideceksek bu cari açık meselesine mutlak çözüm bulmak zorundayız. Yoksa iki ileri bir geri tarzında büyürüz. Cari açık kontrolden çıktı, büyümeyi düşür ...Nitekim hızlı büyümeyi düşürebilmek, iç tüketimi sınırlayabilmek ve bu yolla  ithalattaki hızlı büyümeyi kontrol altına alabilmek ve cari açığın önü kesebilmek için MB'nin kredi genişlemesini yavaşlatmaya yönelik tedbirlerini artırması ve yine döviz kurunun 1,5 TL den 1,8 TL seviyesine çıkması ile cari açıktaki hızlı büyüme nispeten dengelenmiş oldu. Fakat önümüzdeki yıllarda büyümenin tekrar % 8'leri bulması ile aynı tablo tekrar geri gelebilir.

Kredi Büyümesi

Ekonomimiz üzerinde demoklesin kılıcı gibi duran bu sorun her nüksettiğinde büyümeyi düşüreceksek hedefe nasıl varacağız? Ki nasıl olsa cari açık bir şekilde finanse ediliyor deyip büyümeye odaklanmakta mümkün değil..Çünkü büyüdükçe cari açıkta büyüyor, finansman ihtiyacı da..Ya ilerde finansman sıkıntısı çekersek ne olacak o zaman? Belki cari açık tek başına krizlerin tetikleyicisi olmadı ama diğer risklerle beraber birleşince bir anda ekonomileri tepetaklak etmeye yetiyor. Yani çoğunlukla tek başına varlığı, ekonomilerde kırılganlığı artırdığı için diğer riskler de artınca kriz için katalizör işlevi görüyor. Bütçe açığı + Cari açık = Kriz veya İç siyasi riskler + Cari açık = Kriz, dış ülkelerde riskler,komşu ülkelerle gerginlik + Cari açık = Kriz gibi...Çünkü böyle durumlarda risk arttığı için finansman sıkıntısı çekilir ve cari açığın finansmanı çok zor hale gelir...

2023 Hedeflerine yapısal reformlar yapmadan şu anki ekonomik yapıyı büyütmek suretiyle ulaşmak mümkün mü?

GSMH-2023  : 2 trilyon $ (2014: 1 Trilyon $)
İhracat-2023 : 500 milyar $ (İthalat : 500 milyar $- ?)

2000-2008 arasında GSYİH neredeyse üçe katlandı.(2000: 267 milyar dolar. 2008: 742 milyar dolar ) Yani geçmişte de cari açık sorunu vardı ve buna rağmen büyüdük..Önümüzdeki yıllarda da cari açık sorununa rağmen büyümeyi sürdürebilir miyiz? Ekonomimiz önümüzdeki 12 yıl içinde mevcut yapı ile tekrar ikinci kez üçe katlanabilir mi? 2011 GSMH 750 milyar$ civarında gerçekleşecekse 2023 sonunda 2 trilyon$ GSMH'ye ulaşmak için, 12 yıl içinde ekonomimiz 2,67 katına çıkmalıdır, bu da yıllık % 8,5'lik bir büyüme gerektirecektir.

2023 vizyon hedefleri ile dış tıcaretimizin şimdikinin 2,67 katına ulaştığını göz önüne alırsak böyle bir tabloda mevcut ekonominin rasyoları 2,67 ile çarpılması halinde çıkan tablo sürdürülebilir olacak mı? Daha doğrusu şu anki rasyolar bu haliyle 2,67 katına ötelenebilir mi? Bence cari açık ve ithalatın şu anki yapısı itibariyle rakamları 2,67 katına çıkarmak mümkün değil..Çünkü ekonomimiz bu haliyle büyümeye devam ederse eninde sonunda cari açık büyümeyi frenleyecek ve bu hedeflere şu anki ekonomik yapıyla ulaşmak mümkün olmayacak...Ya büyüme düşecek, o zaman hedefe ulaşılamayacak..Büyümeyi düşürmeden ulaşmaya çalışmakta el freni çekili araçla ralli yapmaya çıkmak gibi..O zaman ekonomide çok köklü yapısal reformlara ihtiyaç var...
  1. Cari açık nedir ve 2011'de görünüm
  2. 2011 de ihracat-İthalat ve ekonomik yapının analizi
  3. 2023 Projeksiyonu

Cari Açık/GSMH
Historical Data Chart

1. Cari açık nedir ve 2011'de tablo nasıl oluştu?

Önce cari açık ne demek, ona bakalım..Her ülke dış dünya ile ihtiyacı gereği veya daha fazla kazanmak için döviz alış verişinde bulunur. Bu döviz alış verişi, dış ticaret ile olur, hizmet alım-satımlarıyla veya portföy yatırımı vb sermaye hareketleriyle...

(*)Cari denge = (Mal ihracatı gelirleri + satılan hizmetlerden sağlanan gelirler + diğer gelirler) – (mal ithalatı giderleri + satın alınan hizmetlere ödenen giderleri + diğer giderler) +/- cari transferler 
Bu denklem negatif ise cari açık, pozitif ise cari fazla demektir. Mal ihracatı ve mal ithalatı arasındaki farkta dış ticaret dengesidir.
[Hizmetler; ulaştırma, turizm, haberleşme hizmetleri, inşaat hizmetleri, sigorta hizmetleri, mali hizmetler, kişisel, kültürel hizmetler gibi kalemlerden oluşur. Bunları yabancılara sunduğumuzda gelir, onlardan aldığımızda gider olur. Diğer Gelirler; doğrudan yatırım, portföy yatırımları ve diğer yatırımlardan elde edilen faiz, hisse geliri, kâr payı, gelir gibi tutarları içermektedir. Bu gelirleri yabancılardan elde ettiğimizde gelir, yabancılara ödediğimizde gider yazarız. Cari transferler (Karşılıksız transferler); örneğin yurtdışındaki işçilerimizin gönderdiği paralar bu kategoriye girer. ]

Türkiye’nin 2011 yılı ödemeler dengesi sayıları şöyledir (milyar dolar):
İhracat: 143,5
İthalat: 232,9
Hizmet Gelirleri: 39
Hizmet Giderleri: 20,7
Diğer Gelirler: 4,0
Diğer Giderler: 11,7 
Cari transferler: 1,7
Şimdi bunları yukarıdaki denklemlerde yerine koyarak dışticaret dengesini ve cari dengeyi bulalım:
Dışticaret dengesi = 143,5 – 232,9 = - 89,4 (Türkiye 2011 yılında toplam 89,4 milyar dolar dışticaret açığı vermiştir.)
Cari denge =  (143,5 + 39 + 4) – (232,9 + 20,7 + 11,7) + 1,7 = (186,5) – (265,3) + 1,7 = 77,1 (Türkiye 2011 yılında toplam 77,1 milyar dolar cari açık vermiştir.)
Cari açığı GSYH’ya (OVP’ye göre tahminen 781 milyar USD) böler ve 100 ile çarparsak cari açığın GSYH’ya oranını yüzde 9,9 olarak hesaplamış oluruz. 

2011 yılında Cari açık nasıl finanse edildi?

Bir ülkeye finansman olarak giren yabancı kaynaklar başlıca şu şekillerde girer: (1) Doğrudan yatırımlar (yabancı bir şirketin Türkiye’de fabrika, şirket, banka, alış veriş merkezi vb kurmak üzere ya da yabancıların Türkiye’de gayrimenkul almak üzere getirdiği dövizler.) (2) Portföy yatırımları (yabancıların tahvil, bono, hisse senedi veya borç senedi almak üzere getirdiği dövizler.) (3) Diğer yatırımlar (şirketlerin aldığı ticari krediler, bankaların aldığı sendikasyon kredileri, IMF kredileri ve yabancıların bankalara yatırdığı mevduat gibi nedenlerle gelen dövizler.) (4) Rezerv varlıklar (Merkez Bankası’nın döviz rezervlerindeki değişimi gösterir.) (5) Net hata ve noksan (nedeni bilinmeyen ölçüm ya da kayıt dışı giren ya da çıkan dövizler.)


2011 yılında bu kalemlerin durumu şöyledir (milyar dolar)
Doğrudan yatırımlar (net):         13,4  
Portföy yatırımları:                      22,1 
Diğer yatırımlar:                          27,3 
Rezerv varlıklar:                            1,8 
Net hata ve noksan:                     12,5 
Toplam:                                        77,1

Cari açığın ihracat- ithalat yani dış ticaret açığından kaynaklandığı çok açık. İhracatın ithalata bu denli bağımlılığı ve ithalatın büyümeyle paralel artıyor olması nedeniyle önümüzdeki yıllarda ekonomik büyümenin devam etmesi halinde cari açığında artacağı aşikar..

Devam edecek...
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Cari açık ile ilgili tanımları ve 2011'deki görünümü: http://www.mahfiegilmez.com/2012/02/771-milyar-dolarlk-cari-acg-nasl.html
Tablolar için: Ekonomi Bakanlığı Ekonomik Araştırmalar ve Değerlendirme Genel Müdürlüğü

Niçin mi fikir değiştiriyorum? Çünkü ben fikirlerimin sahibiyim; Kölesi değil! Fikirlere karşı hiçbir taahhüdüm yoktur; ister korur, ister değiştiririm. Cenap Şahabettin

Ne kadar az bilirseniz; o kadar şiddetle müdafaa edersiniz. Bertrand Russell


Yarın yeni şeyler öğreneceğim..Ve bu nedenle bugünkü fikirlerim yarın değişebilir. Ben sadece verdiğim sözlerin tutsağıyım, düşüncelerimin ve fikirlerimin değil! Y.A

Konuşup anlaşamayacağım hiç kimse yoktur; anlaşamıyorsak konuşamadığımız içindir. Y.A

Sayfa Görünümü

Buradaki yazılar, tamamen kendi düşüncelerimi ve fikirlerimi içerir. Burada sunulan bilgilerin, kullanılan verilerin doğru ve güvenilir olması için gereken özeni göstermiş olsam da size doğruluğunu ve kesinliğini garanti edemem. Yazılarım, herhangi bir kişi veya zümreyi hedef almaz. Hiçbir kurum veya kuruluş ile bağlantılı değildir. Bu blog, kişisel bir blog olup yazıların yayım hakkı Yusuf Aygün'e aittir. Kaynak göstermek ve link vermek şartıyla yazılarımı kullanabilir, alıntı yapabilirsiniz... Her yazı, bir emeğin ürünüdür. Emeğe saygı göstermenizden dolayı teşekkür ederim.